“Hepimiz Hrant’ız” – Cahit Koytak

Cahit Koytak’ın Hrant Dink’in ölümünden sonra yazdığı ve daha evvel Agos gazetesinde yayımlanan şiiri ve 28 Ocak 2007 tarihli mektubu:

Değerli Etyen Mahçupyan,

Sizinle tanışmıyoruz, ama ben, sizin topluma, siyasete ilişkin derinlikli yazılarınıza; değişik kimlikler, değişik kostümler ve maskeler altında, insanın, kendi yüzünü, kendi içini görmesini kolaylaştıran ince, hatta çok defa şairce yaratıcı, şairce coşkulu analizlerinize çok şey borçlu olduğunu düşünen okurlarınızdan biriyim.

İlişikte, dostunuz Hrant Dink için taziye dileklerimin ve derin acınızı paylaşma isteğimin bir ifadesi olarak, o aziz insan için yazılmış ve onun değerli eşi Rakel Hanımefendi’ye ithaf edilmiş, “Hepimiz Hrant’ız” başlıklı bir şiir bulacaksınız.

Bu şiiri, açıkça ifade etmem gerekirse, hem aynı toprağı, aynı dünyayı ve dolayısıyla pek çok bakımdan aynı insanlık durumunu paylaşan bir birey olarak, hem de, İsa’yı da, Musa’yı da, Muhammed’i de (hepsine selâm olsun) aynı gökçe öğretinin, yani güç ve tahakküm karşısında insan onurunu ayakta tutmaya çağıran, bu ülküye destek veren tek bir öğretinin habercileri, kardeş öncüleri olarak gören bağımsız Müslüman kimliğinin Hrant Dink cinayetine bakışını ve bu saldırıyı duygu planında kendi üzerine alınma biçimini yansıtması bakımından, Hrant Dink’in dostlarına ulaştırmayı bir borç olarak telakki ettim.

Şiiri, eğer sizin için de anlamlı olacaksa, Hrant Dink’in yakınlarına, dostlarına ve ona reva görülen bu kahpece saldırıyı kendi üzerine alındığını düşündüğünüz acılı insanlara iletmenizin ve yine eğer anlamlı olacağını düşünürseniz, onun Agos gazetesinde yayımını sağlamanızın benim için büyük onur olacağını bilmenizi isterim.

Saygılarımla.

28 Ocak 2007

“Hepimiz Hrant’ız”
Sevgili eşine yazdığı o, yürekleri dağlayan mektubuyla bu şiire esin veren Rakel Dink Hanımefendi’ye…
seni tanımıyordum, Hrant,
yeterince tanımıyordum, evet, fakat gördükten sonra o gün
küskün bir çocuk gibi orada, kaldırımda,
yüzükoyun uzanmış, öyle büyük, destansı,
öylesine tıpatıp kendine, özgürlüğe,
hak edilmiş onura benzeyen bir erinçle
uyurkenki resmini,

hani, yalnız kendine değil, hayır,
ölecekse, ölümü, iyi, güzel ve doğru
şeyler uğruna olsun isteyecek herkese,
her ölümlüye benzeyen güzellikte…
ve kuşkusuz, en çok da, mahallenin
zorbalarıyla baş edemediği için
hırsından gizli gizli ağlayan,
kendi yüreğini kemiren,
gün günden budandığını, yontulduğunu
ve lokma lokma yutulduğunu hisseden
mahallenin sessiz yetimlerine
güç veren dirilikte
uyurkenki resmini
gördükten sonra o gün,

artık diyorum ki, kendime:
vursalardı beni de, Hrant gibi, ben şahsen, zaptiyenin
örtbas muşambasıyla değil, hayır,
Agos gazetesiyle
örtsünler isterdim cesedimi;

Agos gazetesiyle örtsünler, ne fark eder,
yalnızca, senin gibi, perçemim, potinlerim,
bir de -biraz iş çıksın diye
yoksul şairciklere, çömez muhabirlere-
benim de potinlerimdeki
iki romanesk delik
görünecek biçimde…

ki, böylece, resmin geri kalan kısmını
güvercinler doldursun!
senin o, İsa Peygamber’inkini andıran
yakışıklı alnını
kanatıncaya kadar duvara vura vura
sonunda kalbimizde açmayı başardığın,
mucizevi gedikten
gökyüzüne saçılan güvercinler…

hani şu, sen susunca, senin şu koskocaman,
Tanrı’nın eliyle okşanmışçasına sıcak
olduğu anlaşılan yüreğinin sesini,
‘sessizliğin sesi’ni, sonsuzluğun sesini
açıkça işitilir kılan,
daha gür, daha beyaz,
daha cesur kanat vuruşlarıyla
gökleri çatırdatan
‘tedirgin güvercinler’…
seni tanımıyordum,
fazlaca tanımıyordum, fakat
vursalardı beni de, Hrant Dink, senin gibi,
her şeyi göze alıp, cenaze namazımı
Tanrı’nın ‘Meryem Ana’ evinde
o evin avlusunda
kılsınlar isterdim, ‘bizimkiler’!

kılsınlar, ne fark eder?
kılsınlar ki, böylece, Tanrı’yı bir mülk gibi
çitlerle çevirmeye kalkışan ferisiler
bütün mülklerin, mabetlerin
O’na ait olduğunu bilsinler!

seni tanımıyordum evet, tanımıyordum, fakat
seni, öyle haksız, öyle mızıkçılıkla
oyundan çıkarılmış bir çocuk
gibi gördükten sonra, dostum,
büyük kalkış gününde
aynı oyuna çağınlan iki kafadar gibi
kalkıp da koşabilmek için
sana komşu mezardan,
belki daha cesur, daha kanatlı şeyler,
delice mizansenler hayal etmeli
ve diyebilmeliyim ki,

vursalardı beni de, senin gibi, Hrant Dink,
bu yaşlı şakağımdan,
benim de, o güvey uykusunun tadından,
o gençlik, güzellik uykusunun tadından
adını, kimliğini unutan cesedimi
bir ‘karambol’ eseri
Balıklı Mezarlığı’na defnetsinler isterdim;
üstümü de, meselâ, lavtacı Nazaret’in,
Hamparsum’un, Nikolaki Ağa’nın
iyi cins bir vatan toprağı gibi demli
ve bir rast semai gibi ağır, kederli
‘Ermeni’ toprağıyla örtsünler!
evet, evet örtsünler, ne fark eder?

örtsünler ki, böylece, efeliğin şanını,
kanın ve kanla karılmış gücün
verdiği sarhoşluğu burada
kurtlara, çakallara, şahinlere bırakıp
büyük göç katarına katılmasını bilen,
yani senin gibi, Hrant Dink,
şakaklarında ve potinlerinde delik,
ama boyunlarında ne haç, ne ay yıldız,
ne süleymanın mührü,
simurgunu arayan bütün kanatlıların,
bütün ‘tedirgin’ sakaların,
bülbüllerin, çayırkuşlarının
ve güvercinlerin
orada, ‘eskilerin’ sözüyle,
‘sınıfsız ve devletsiz’,
çitsiz, çepersiz, çetesiz
çayırlarında, ebediyetin,
kendi soylarına soplarına boş verip,
sabah akşam yalnızca
Tanrının adını, yalnızca O’nunkini
yücelttiklerini
öğrensin zeolotlar!

ve simurgun gökçe diriliğini,
gökçe doğurganlığını,
ölülere yaşama, taşlara kanatlanma
şevkini veren bir neşide olarak
eklediklerini
sabah akşam ötüşlerine…

26 Ocak 2007

Cahit KOYTAK

“Güvercin tedirginliği içindeyim ama biliyorum ki bu ülkede güvercinlere dokunmazlar…”

(Hrant DINK)

Telgrafın tellerini kurşunlamalı…

“Telgrafın tellerini kurşunlamalı…”
Öyle değildi bu türkü bilirim

Türk Mahallesi – Şam – Suriye / سوريا – دمشق – حي الأتراك / Damascus – Syria

Ötesini Söylemeyeceğim – Sezai Karakoç

Sezai Karakoç’un çok sevdiğim şiirlerinden…

Kırmızı kiremitler üzerine yağmur yağıyor
Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz
Yağmur yağıyor ve bazı tahtalar vardır
Suyun içinde gürül gürül yanan
Dudağımı büküyorum ve topladığım çalıları
Bekçi Halil’in kız kardeşinin oğluna ait
Daha doğrusu halasından kendisine kalacak olan
Arsasındaki yıkık duvarın iç tarafına saklıyorum
Hiç kimsenin bilmesine imkân yok
İmkân ve ihtimal bile yok sizin bilmenize Bay Yabancı
Ve yağmur yağıyor ben birşeyler olacağını biliyorum
Ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili
Bir hayli bilgili olduğunu biliyorum
Bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil
Sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil
Annemi babamı karıştırmayın işin içine
İnanmazsınız ama onların şuncacık
Şuncacık evet şuncacık bir alâkaları bile yok
Sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar
Ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor
Halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?
Gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz
Tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi
Boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de
Kirli çamaşırları tahta döşemelerin
Üzerinde bırakmamanızı yalvararak isteyeceğim
Yalvararak isteyeceğim diyorum Medenî Adam
Siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem
Kardeşim Ali gömleğinizi mutlaka giyecektir
Halbuki ben Bay Fransız sizin gömleğinizi
Hatta Matmazel Nikol’un o kırmızı ipekli gömleğini
Hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya
Bile giymek istemem istemiyeceğim
Evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz
Kibrit gibi iç içe sıkışmış tahtadan
Hem şu bildiğiniz usule de lüzum yok
Tepesi demir askerleriniz babamı alıp götürmeseler
O zaman siz görürsünüz Bay Yabancı
Ağaçların tepesine çıkabileceğimizi
Ben ve kardeşim Ali’nin anlayabileceğinizi umarım
Siz uyuduktan sonra odanıza girebileceğimizi
-Ben bunu ispat edeceğim-
Hani sizin şu yüzü kurabiye bir bayanınız var ya
Beyaz ve yumuşak
Hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var
Onu siz başka yerlerden getiriyordunuz
Sayın Bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu
Siz ötekini Bay Yabancı gizli gizli öpüyordunuz
Elinizle onu belinden tutuyordunuz sonra öpüyordunuz
Siz bizi görmüyordunuz
Biz ağacın tepesinden seyrediyorduk
Siz onu çok öpüyordunuz
Ötesini söylemiyeceğim Bay Yabancı
Ben siz belki bilmezsiniz on yaşındayım
Annem böyle konuşmak ayıptır dedi
Annem o kadına şeytan diyor
Bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar
Siz şeytanı çok seviyorsunuz galiba Bay Yabancı
Siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz
Kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel
Ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç
Onu hiç görmedim o bize hiç gelmiyor
Hele yağmur onu hiç deliğinden çıkarmıyor sanıyorum
Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı
Sizin ıslak saçlarınızı hiç sevmiyorum
Tunusluların saçlarına benzemiyor sizin saçlarınız
Bizim saçlarımıza benzemiyor sizin saçlarınız
Ben karayım beni de amcamın oğlu seviyor
Sizin o kadını sevmiyor Süleyman
Süleyman benden başka kimseyi sevmiyor
Ben de onu seviyorum
Onu ve bizim evi seviyorum
Bizim evin her tarafı tahtadandır
Ayrıca matmazelin üzerine
Bir akrep atabileceğimi de düşünün
Tam karnının beyaz yerinden tutarsanız bir şey yapmaz
Ama onu Matmazel bilmez ki o tam kuyruğundan tutar
Sizin Matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz
Halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor
Onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor
Onlar ekmek yiyor anladın mı Bay Yabancı
Matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez
Onun için gidin şapkalarınızı da beraber götürün
Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar
Her biri bir damla atıyor aşağıya
İşte yağmur bunun için yağıyor
Ben bunun için yağmuru seviyorum
Yağmur bizim için yağıyor
Çalılar için Süleymanın tabancası için
Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine
Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor

1953, Eylül

Sezai KARAKOÇ

Saavedra’yı tanır mısınız? – Cemil Meriç

Saavedra canım, hani şu meşhur Saavedra! Hayır, hayır… Sinema artisti değil. Öyle olsa bilmez miydiniz? Boşuna üzmeyin kendinizi, yüzünüzün kızarmasına hiç de sebep yok. Saavedra ne boksör, ne futbolcu, ne katil. Basılı kâğıt bezirgânlarının Tibetli kâhin diye yutturdukları (Arsıulusal) şöhretlerden olsa ihtimal bilgisizliğinizi ayıplayanlar çıkardı. Amma bu Saavedra sadece şair. Edebiyat tarihçilerinin cafcaflı lâkırdılarına bakmayın siz. Bırakın onlar: “Saavedra sanat ve fikir dünyasının yıldızlarındandır” diye söylenip dursunlar… Hiç öyle muşmula suratlı yıldız mı olurmuş! Yıldız dediğin Holivudda olur. Holivudda! Hem bu “yıldız”ların biraz itibarı olsa onlar da – sayın Bakan yamaklarımız misali – kafamızı mesajlarla şişirmezler miydi? Sonra kuzum bu Saavedra’yı tanıyacaksınız da ne olacak? Boyunuz göğe mi erişecek sanki! Yoo! Arkasından yüzlerce, binlerce, onbinlerce Saavedra daha sökün edecek, rahatınız kaçacak; kırk yıllık dostlarınız sizinle selâmı sabahı kesecek; ne “ukâla herif” diye elinizden köşe bucak kaçacaklar. Artık ne poker masalarına uğrayacaksınız, ne bilet gişelerine. Maazallah günün birinde sizi Bolşevik saymaları bile kabil…

Bırakın efendim Saavedra’yı, işiniz mi yok Allah aşkına? Saadet cehalettedir. İşte zavallı Adem babamız önünüzde örnek. Şu nalet bilgi ağacının meyvasından ziftlenmeğe kalkmasaydı, şimdi hepimiz Cennette değil miydik?

İnanın bana.. Mitolojinin yalancı tanrılarından hiçbiri müminlerini mükâfatlandırmakta cehalet kadar cömert davranamamıştır.

Hangi peygamberin ümmeti, cehaletinki gibi milyarlarla ölçülebilir? Babıâli kodamanlarının gergedanlaşan enselerinde onun şahane tuğrasını okumuyor musunuz? Çokluk gazetelerimiz cehalet ordusunun şanlı şerefli birer başbuğu değil mi? Cehaletin sadakat madalyasına hak kazanmış az mı hocamız var? Ustanımz, efendimiz, velinimetimiz cehalet. İhtiyar dünya kurulduğu gündenberi onun sömürgesi. Eski çağların binbir mabedinde  binbir isimle tecelli eden o. Firavunlar onun kölesi, Nemrutlar onun emireri, tâcidarlar onun nöbetçileri. Münkirlerinin kellelerinden kaleler, iskeletlerinden şehirler kurulan korkunç tanrı. Sana dil uzatmak ne haddimize?

Aman, aman! Boynu altında kalsın Saavedra’nın… Bilgi, Pandora’nın kutusundan daha netametli! Dünyaya bütün fenalıklar onunla girdi. İnsanlığı kana boyayan ihtilâller onun piçi. Koca Pascal, bize boşuna mı “aptallaşın!” diyor? Sapıkların narına yanmayın sakın; saadet cehalettedir. Büyük bir profesör (hem de Avrupalı) milletlerarası ceza kongrelerinden birinde: “İnsan maymunun söysuzlaşmış, ahlâksızlaşmış bir torunudur.” diye barbar bağırdı; hakkı yok mu? Nedir bu öğrenmek hevesi efendim? Soysuzlaşmamızın, tabiî saffetimizi kaybetmemizin başka ne sebebi olabilir?

İncil, “Beati Pauperis spiritu” Cennet budalaların, bilgisizlerin.. demiyor mu? Oturun oturduğunuz yerde. Sezarlar devrinin Romalılarından ibret alın. Damarlarında dünyayı fetheden cihangirlerin kanı dolaşan o muhterem Romalıların efendilerinden iki dileği vardı: Ekmek ve sirk oyunları: Panem et circences.

Yâni bir lokma ekmek ile birkaç yudum… kan!

Ne olgun, ne çelebi, ne tok gözlü millet. İnsan orada nazır olmalı imiş! Bir de 1832’de ayaklanan Lyon’lu işcilerin yediği nâneye bakın, tutmuşlar bayraklarına: “Ya çalışarak yaşamak, ya döğüşerek ölmek istiyoruz; ya ekmek, ya kurşun.” diye başlarından büyük lâkırdılar döşenmişler. Döşenmişler de ne olmuş sanki? Kibrit suyu dökmüşler köklerine, oh olmuş. Muhakkak hepsi de Bolşevikti hızırların.

Evet hakkınız var.. Sirk oyunlarından mahrumuz. Amma futbola ne buyrulur? Sirk oyunlarından nesi eksik futbolün?.. Hem zavallı Romalıların sinemaları da yoktu ayol… Bir yeyip, bin şükredelim hâlimeze…

Saavedra mı? Uydurdum canım… Çoluk çocuğum var benim. Böyle şeyleri merak etmek haddime mi düşmüş, şaka olsun diye söyledim.

Yazan: Cemil MERİÇ

XX inci Asır, sy. II, s. 1, 1 Mart 1953

Çay Sadece Çay Değildir…

iki çay söylemiştik orda, biri açık,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.
(Cemal Süreya)

-haydi iç de çay koyayım.
(Ah Muhsin Ünlü / Onur Ünlü)

o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yolcusuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!

aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin
(Haydar Ergülen)

Ama bu kente gelirsen unutma beni ara,
sana bir çay ve temiz yaralar ısmarlarım.
(Osman Konuk)

Bizim içtiğimiz çay da çaydır
Çarpık dudaklı ezik gözlü allı mavili çaylar
Vadilerden renkli yağmurlar gibi gelir.
İçtiğimiz çay.
(Sezai Karakoç)

Çayın rengi ne güzel
Sabah sabah,
Açık havada!
Hava ne kadar güzel!
Oğlan çocuk ne kadar güzel!
Çay ne kadar güzel!
(Orhan Veli Kanık)

çay içiyoruz
mutlu bir sessizlik içinde.
(Cevat Çapan)

“Günün aydın, akşamın iyi olsun” diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa, zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama; “Çaya kaç şeker alırsın?”
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra…
(Can Yücel)

biriniz birkaç yıldız taksın gökyüzüne
biriniz çay hazırlasın
biriniz akşam olsun
(Mevlâna İdris Zengin)

Basit yaşayacaksın basit
Sanki bir gün yaşamın sona erecekmiş gibi basit,
Çay, Simit ve Peynirle.
(Nazım Hikmet Ran)

Çekti ayakları kahveye vardı
Açtı tabakasın, sigara sardı
Daldı.. neden sonra garsonu gördü
‘Çay’ dedi, yutkundu, eğdi başını.
(Abdurrahim Karakoç)

çaydanlığı sürüyoruz ocağa
kayna suyum kayna suyum
kayna da çay içeyim
ben böylesi sabahları
içine de
içine de
……………………..

o biçim!
(Hasan Hüseyin Korkmazgil)

Hıncım bana kalsın gayrı
sen yalnızlığımı götür.
Bana çay demlemeyi öğret
elimi yüzümü yıkamayı,
ağzıma rakı koydurma.
(Ahmet Oktay)

çay içiyordu. sıkılıyordu. hamamda şarkılar söylü-
yordu görüntüm. işbaşı yapıyordu çalıntı zamanlarda.
(Altay Öktem)

Bütün gün kahvede oturdum yedek kulübesinde
ve bir kardeşim saf dışı kalsın diye
çay söyledim kahveden.
(İbrahim Tenekeci)

seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap
(Alper Gencer)

Dans eden bir kadının ayak bilekleri gibidir
Judy Garland gibi çay
Kan gibi çay.
(Sezai Karakoç)

Atları çayıra saldım diş kamaştıran erik ağaçları altına
Nisan toprağı kalbimde ağarıyor
Bence o çocuk öyle gülmemeli
Şimdi bir kadın çay demlese
(Ergin Günçe)

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan
Dakika düşelim senelik paydan
(Necip Fazıl Kısakürek)

Biraz çay soğuklarda.
Ne kadar acı şu dünya
(Behçet Necatigil)

Bir bardak demli çay
burukluğu gibi kalsın
gecenin ve sabahın tadı
yaşasın anılarımızda
(Ahmet Telli)

Her gülümseyişinde tüm ülkeye çay ısmarlayayım,
seninleyken bir yudum çay zenginleştirilmiş uranyum gibi enerji veriyor bana Şebnem.
(Murat Menteş)

Çay henüz her şey bitmedi demektir.
(Cezmi Ersöz)

hayatta herkesin mutlaka
bir sarayburnu aile çaybahçesi varsa
hayatta herkesin mutlaka bir istanbulu varsa
hayatta herkesin mutlaka bir tanrısı varsa
ve biz tanrısız kaldığımıza göre
sen benimle mi gelirsin
ben sen de mi kalırım
bunu bırakalım şu geçip giden bulutlar düşünsün
(Salih Bolat)

Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle…
(Turgut Uyar)

Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim.
Küfürler saçıp etrafa, belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
Yokluğuna alışmamalıyım.
(Tarık Tufan)

Karıştır çayını zaman erisin.
Köpük köpük, duman duman erisin.
(Necip Fazıl Kısakürek)

bir çay yalnızlığı emirgân’dan öteye
değdikçe ısındığı yaldızlı bardağın
(Attila İlhan)

Ve oturdu mu bir masaya
hakkını verir çay içmenin
(Cahit Zarifoğlu)

Ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
O müthiş öğle sıcağında
Pencerenin önünde örgü ören birinin
- Örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
Görülmediği gibi
Ama var mıydı sanki görülmek isteyen
Var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden.
(Edip Cansever)

Benim çay bardağımda senin gözlerin olur
Senin gözlerin sizin çay bardaklarınızda
Onların gözleri
(Sezai Karakoç)

Sen yarımın gasidisen eylen sene çay demişem.
Hıyalını gönderipdi bes ki men ah vay demişem.
(Muhammed Hüseyin Şehriyar)

Hâmiş: Çay içmeyi ne çok özlemiştim o gün. Aylardan Temmuz’du, günlerden Salı… (5 Temmuz 2011)

Buraya da bakılabilir

gitme, sonbahar oluyorum…

Via Flickr:
Türk Mahallesi – Şam – Suriye / سوريا – دمشق – حي الأتراك / Damascus – Syria

“gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç…”

(Hasan Hüseyin Korkmazgil)